Içeri gelin.Hayat basliyor....!
Rakı içilmeyecekse, kavunla peynir niye var? Sigara içilmeyecekse, yağmurla çay? Madem aşık olunmayacak, kadınlar ve adamlar niye? Madem büyük yanlışlar ve acayip maceralar olmayacak, niye hayat?”

Rakı içilmeyecekse, kavunla peynir niye var? Sigara içilmeyecekse, yağmurla çay? Madem aşık olunmayacak, kadınlar ve adamlar niye? Madem büyük yanlışlar ve acayip maceralar olmayacak, niye hayat?”

1 month ago | 10 notes
Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum?

Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum?

1 month ago | 5 notes
İçerisi ile dışarısının arasını ne kadar çok açarsanız, sınırları ne kadar yükseltir, içeri denilen yeri ne kadar zor ulaşılır bir yer haline getirirseniz, her şeye rağmen içeriye ulaşmayı göze alarak yola çıkanları da o kadar boğaz tokluğuna çalışmaya hazır, hatta belki kölelik koşullarına bile itiraz edemeyecek bir duruma getirmiş olursunuz.

İçerisi ile dışarısının arasını ne kadar çok açarsanız, sınırları ne kadar yükseltir, içeri denilen yeri ne kadar zor ulaşılır bir yer haline getirirseniz, her şeye rağmen içeriye ulaşmayı göze alarak yola çıkanları da o kadar boğaz tokluğuna çalışmaya hazır, hatta belki kölelik koşullarına bile itiraz edemeyecek bir duruma getirmiş olursunuz.

1 month ago | 1 note
İki insan ayrıldıkları zaman birbirlerinde bir şeyler bırakıyorlardı.

~ Yusuf Atılgan, Aylak Adam

1 month ago | 1 note
‎”Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnızKaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kereBir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklardaVardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken dahaÜstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruzDiyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarlaTavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanıBöylece, niye olmasın, işte bir orman dahaSanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık birazVe doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamdaAyıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayızKaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımızYani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnızNe ölmek, ne ansımak! sadece yaşamaklaTam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak daDemeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzundaBiz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte birazbilmiyoruz ya Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.”….Edip Cansever 

‎”Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta 
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu 
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya 
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.”

.
Edip Cansever 

1 month ago

amerikan bilardosuyla penguen

 
 
 elleri el gibi kocaman  beyazda bir nokta gibi kocaman  kocaman boşluğun küçülttüğü her şey gibi  biriyle kendini artırıyor durmadan  biriyle koyunlar gibi güdüyor ötekini  ayaklarını gizliyor bir köpekle  evine dönerken sonsuza geçen  göğü kullanıyorken maviye  günümüzden sesler alıyor, sesleri  sürekli, dingin, acısız  acımaktan kurtulmuş yerlerine  sonra duvardan duvara çizilerek  ölü bir korkunçluğu taşıyor  sen, hey, duvarlar gibi öldürülmek!  en yeni tam-tamları dünyamızın  ya da kendisiyle bırakılması insanın  sizi  sizleri selamlıyor işte.  doğrusu elinizden ne gelir ki  siz dolgun yaşamaya bakın günleri.  ii.  çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi?  baktıkça bakıyorsunuz kendinize  yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi  körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi  emiyor sizi yalnızlık  kurtarıp rahata geçirin ellerinizi  işte bir kadın kadına geçiyor yürürken  sizi alıyor, sizi ölçüyor, sizi yapıyor kendinize  açığa koyuyor sizi  bilip de söyleyemediklerinizi  eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları  bana sorarsanız ters çevirin uykuları  alın şu adını ‘ben’ koyduğunuz geceyi  bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini  geceler, işte geceler  gündüzler, işte gündüzler  beyaza siyah penguen sürüleri gibi.  ama elinizden ne gelir ki  siz dolgun yaşamaya bakın günleri.  iii.  bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri  bu dudaklar onunla az mı seviştiniz  bana kalırsa gözleri saklamalı  eliniz yok mu, bastonla iş görmeli  ya da boşluğa takılmış bir eldiven  asılın, kurtarın hemen  az şey mi kurtarıp rahat etmek  ellerle gözleri  bir penguen  nişanla pengueni  siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz  o penguen  bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü  o penguen  çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler  o penguen  ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri  o penguen  penguen penguen  hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi  güneşi eriten çocuk başları gibi  bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan  serüvenler, hafta tatilleri  penguen  vur düşür pengueni  ama elinizden ne gelir ki  siz dolgun yaşamaya bakın günleri.  iv.  her evde bir çekirdek gibi insan ağaçları  insan elleri  o penguen  penguen penguen  soğuk su tadında kadın yüzleri  bir sabah denizinde belirsizliğe giden  dörtnala atlar gibi bitmezlik içinde  örülmeden kazağınız  dokunmadan çorabınız işte  hayata yerleşen peşin iplikler gibi  sevinme iplikleri  kıskançlık iplikleri  beni biliyorsunuz ya, öyle sakin  iplikleri  penguen penguen  vur düşür pengueni  ama nasıl, daha karar vermediniz ki.  doğrusu elinizden ne gelir ki  siz dolgun yaşamaya bakın günleri.  v.  siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden  o ne mi, yaşadıklarınız belki  bir umut oluyorlar sizden önce  bir aşk oluyorlar, belki de bir ürperti  siz sabahları şehirlere bakarsınız  siz sabahları dünyalara bakarsınız şehirlerden  bir deniz, bir itfaiye eri  bir pencere sokağa girdi girecek  damları çiziyordur istemenin elleri  bir çocuk kiremitlerle karışıyordur  cam kırıklarıyla bir kedi  bir vapur girintiler yapıyordur anılarda  yaşamanın hızları gibi  eski bir gündüzü açıyordur bacaklarınız  ve elleriniz  sevişenleri avlıyordur bir bitmeyende  ölüler gülüyordur ölüler  kırın şu sürahileri !  soğukta durdurulmuş boyunlar gibi  ve işte  sizi gösteriyordur sizi  bu yoksulluk odası  bu kupkuru tahta  tahtaya geçiyordur düşünme sürüleri  bir yağmur bir yağmur.  ama elinizden ne gelir ki  siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

edip cansever

amerikan bilardosuyla penguen

 

 


elleri el gibi kocaman 
beyazda bir nokta gibi kocaman 
kocaman boşluğun küçülttüğü her şey gibi 
biriyle kendini artırıyor durmadan 
biriyle koyunlar gibi güdüyor ötekini 
ayaklarını gizliyor bir köpekle 
evine dönerken sonsuza geçen 
göğü kullanıyorken maviye 
günümüzden sesler alıyor, sesleri 
sürekli, dingin, acısız 
acımaktan kurtulmuş yerlerine 
sonra duvardan duvara çizilerek 
ölü bir korkunçluğu taşıyor 
sen, hey, duvarlar gibi öldürülmek! 
en yeni tam-tamları dünyamızın 
ya da kendisiyle bırakılması insanın 
sizi 
sizleri selamlıyor işte. 

doğrusu elinizden ne gelir ki 
siz dolgun yaşamaya bakın günleri. 

ii. 

çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi? 
baktıkça bakıyorsunuz kendinize 
yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi 
körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi 
emiyor sizi yalnızlık 
kurtarıp rahata geçirin ellerinizi 
işte bir kadın kadına geçiyor yürürken 
sizi alıyor, sizi ölçüyor, sizi yapıyor kendinize 
açığa koyuyor sizi 
bilip de söyleyemediklerinizi 
eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları 
bana sorarsanız ters çevirin uykuları 
alın şu adını ‘ben’ koyduğunuz geceyi 
bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini 
geceler, işte geceler 
gündüzler, işte gündüzler 
beyaza siyah penguen sürüleri gibi. 

ama elinizden ne gelir ki 
siz dolgun yaşamaya bakın günleri. 

iii. 

bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri 
bu dudaklar onunla az mı seviştiniz 
bana kalırsa gözleri saklamalı 
eliniz yok mu, bastonla iş görmeli 
ya da boşluğa takılmış bir eldiven 
asılın, kurtarın hemen 
az şey mi kurtarıp rahat etmek 
ellerle gözleri 
bir penguen 
nişanla pengueni 
siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz 
o penguen 
bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü 
o penguen 
çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler 
o penguen 
ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri 
o penguen 
penguen penguen 
hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi 
güneşi eriten çocuk başları gibi 
bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan 
serüvenler, hafta tatilleri 
penguen 
vur düşür pengueni 

ama elinizden ne gelir ki 
siz dolgun yaşamaya bakın günleri. 

iv. 

her evde bir çekirdek gibi insan ağaçları 
insan elleri 
o penguen 
penguen penguen 
soğuk su tadında kadın yüzleri 
bir sabah denizinde belirsizliğe giden 
dörtnala atlar gibi bitmezlik içinde 
örülmeden kazağınız 
dokunmadan çorabınız işte 
hayata yerleşen peşin iplikler gibi 
sevinme iplikleri 
kıskançlık iplikleri 
beni biliyorsunuz ya, öyle sakin 
iplikleri 
penguen penguen 
vur düşür pengueni 
ama nasıl, daha karar vermediniz ki. 

doğrusu elinizden ne gelir ki 
siz dolgun yaşamaya bakın günleri. 

v. 

siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden 
o ne mi, yaşadıklarınız belki 
bir umut oluyorlar sizden önce 
bir aşk oluyorlar, belki de bir ürperti 
siz sabahları şehirlere bakarsınız 
siz sabahları dünyalara bakarsınız şehirlerden 
bir deniz, bir itfaiye eri 
bir pencere sokağa girdi girecek 
damları çiziyordur istemenin elleri 
bir çocuk kiremitlerle karışıyordur 
cam kırıklarıyla bir kedi 
bir vapur girintiler yapıyordur anılarda 
yaşamanın hızları gibi 
eski bir gündüzü açıyordur bacaklarınız 
ve elleriniz 
sevişenleri avlıyordur bir bitmeyende 
ölüler gülüyordur ölüler 
kırın şu sürahileri ! 
soğukta durdurulmuş boyunlar gibi 
ve işte 
sizi gösteriyordur sizi 
bu yoksulluk odası 
bu kupkuru tahta 
tahtaya geçiyordur düşünme sürüleri 
bir yağmur bir yağmur. 

ama elinizden ne gelir ki 
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

edip cansever

3 months ago | 1 note
3 months ago | 6 notes
BİR TAŞ ATARSIN
Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.
Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.
İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.

BİR TAŞ ATARSIN

Bir taş atarsın, taş nereye düşerse

Mutlaka bir köşebaşıdır

Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır

Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk

İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.

Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde

Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.

İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu

Yalnızlık bir başına kalmıştır.

3 months ago | 2 notes
“…aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı….” 

“…aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı….” 

3 months ago | 1 note
İşteIsınmış parke yolun kokusuDemek ki ben mutsuzumTuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyorGözlerim buzdanİçimde yaz kırıkları.Eklemek gerekBüyümesi gibi bir salyongozun
Yıllarla değil, yıllarla değilSaniyelerle kıvrılmıştır kabuğum

İşte
Isınmış parke yolun kokusu
Demek ki ben mutsuzum
Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor
Gözlerim buzdan
İçimde yaz kırıkları.

Eklemek gerek
Büyümesi gibi bir salyongozun


Yıllarla değil, yıllarla değil
Saniyelerle kıvrılmıştır kabuğum

4 months ago
tutulduğun öksenin öldürücü sıkıntısını ne dağıtabilir ki benim koynumdan başka

tutulduğun öksenin öldürücü sıkıntısını
ne dağıtabilir ki benim koynumdan başka

4 months ago | 5 notes
açlık çoğunluktadır  gülü çiğdemi filan bırak  sardunyayı karidesi filan bırak  acıyı ve ölümleri bırak  oy pusulalarını ve seçimleri bırak  evet  seçimleri özellikle bırak  çünkü açlık çoğunluktadır  her kişinin ukala ömrü  yeter sanılır çiçeklenmeye  ve dünyanın karanlığından  bir aşk bahanesiyle kurtulmaya  kaçıp giden baharların anisi  elden ele devredilen bir gençlik duygusu  laleler sümbüller butun obur boklar püsürler  hakkım var mıdır bunları söylemeye  - vardır  güneş doğarken ve batarken  yazdan kısa girerken ve kıştan çıkarken  ve dağda ve kırda  hakkım vardır -  çünkü en azından dünyadan  dölsüz katırlar geçer  yüklü vagonlar geçer  demir yüklü şilepler geçer  yelkenleri isletenleri ve tayfalarıyla  ve onların karıları ve çocuklarıyla  ve bilinmez sanılır geleceği  bir demiryolu makasçısının  oysa kesinlikle yazılmıştır  her sevgi kitabında  asil olan açlıktır  çoğunluktadır  sevişmek o yüzden gereklidir  evet açlık, yok olsun butun incelikler  mendiliniz var mi, kabak öğreten  boa strogonof mantar file minyon  güneş görmemiş midye  midye görmemiş güneş  ve soygun halindeki otel malzemeleri  ve altın arayıcılar  ve istedikleri yerlerde  yüksek graviteli petrol bulanlar  hem şames kıyısında  hem mekong deltasında  bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar  çoğunlukta değildir  açlık çoğunluktadır  artık her şeyi yaşadık  ve birlikte duşunduk  ve duşunduk ki her şey cehennem  bir bakışta  ve cehennem  başarılmamış bir savaştır  dünyanın ortasında kullanılmamış bir su  cehennem, insanin kendi ciğeri  at sırtında taşınan ölü  kundağa girmeyen bebe  karanlıklarda açan çiçeklerin  bir insanin ölümüne dönüşü  bir insan olumu olmaya  çünkü açlık çoğunluktadır  - iste o zaman diyorum ki -  gelişin sen olsun senin  her şey esirgesin seni  çünkü açlık çoğunluktadır  ve ezecektir gücüyle dünyayı  - ikimize bir aşk elbette yetmez  türlü şeylerin savunulduğu -  diriliğe eşitliğe tokluğa  artık ayıp olan tokluğa  çünkü açlık çoğunluktadır  açlık.

açlık çoğunluktadır 

gülü çiğdemi filan bırak 
sardunyayı karidesi filan bırak 
acıyı ve ölümleri bırak 
oy pusulalarını ve seçimleri bırak 
evet 
seçimleri özellikle bırak 
çünkü açlık çoğunluktadır 

her kişinin ukala ömrü 
yeter sanılır çiçeklenmeye 
ve dünyanın karanlığından 
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya 
kaçıp giden baharların anisi 
elden ele devredilen bir gençlik duygusu 
laleler sümbüller butun obur boklar püsürler 
hakkım var mıdır bunları söylemeye 
- vardır 
güneş doğarken ve batarken 
yazdan kısa girerken ve kıştan çıkarken 
ve dağda ve kırda 
hakkım vardır - 
çünkü en azından dünyadan 
dölsüz katırlar geçer 
yüklü vagonlar geçer 
demir yüklü şilepler geçer 
yelkenleri isletenleri ve tayfalarıyla 
ve onların karıları ve çocuklarıyla 
ve bilinmez sanılır geleceği 
bir demiryolu makasçısının 
oysa kesinlikle yazılmıştır 
her sevgi kitabında 
asil olan açlıktır 
çoğunluktadır 

sevişmek o yüzden gereklidir 
evet açlık, yok olsun butun incelikler 
mendiliniz var mi, kabak öğreten 
boa strogonof mantar file minyon 
güneş görmemiş midye 
midye görmemiş güneş 
ve soygun halindeki otel malzemeleri 
ve altın arayıcılar 
ve istedikleri yerlerde 
yüksek graviteli petrol bulanlar 
hem şames kıyısında 
hem mekong deltasında 
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar 
çoğunlukta değildir 
açlık çoğunluktadır 
artık her şeyi yaşadık 
ve birlikte duşunduk 
ve duşunduk ki her şey cehennem 
bir bakışta 
ve cehennem 
başarılmamış bir savaştır 
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su 
cehennem, insanin kendi ciğeri 
at sırtında taşınan ölü 
kundağa girmeyen bebe 
karanlıklarda açan çiçeklerin 
bir insanin ölümüne dönüşü 
bir insan olumu olmaya 
çünkü açlık çoğunluktadır 

- iste o zaman diyorum ki - 
gelişin sen olsun senin 
her şey esirgesin seni 
çünkü açlık çoğunluktadır 
ve ezecektir gücüyle dünyayı 
- ikimize bir aşk elbette yetmez 
türlü şeylerin savunulduğu - 
diriliğe eşitliğe tokluğa 
artık ayıp olan tokluğa 
çünkü açlık çoğunluktadır 
açlık.

4 months ago | 3 notes
Dostlar Fethi Naci’yeGeldin mi, iyiYollarından yürüyüşler sızdıran sonbaharBir tenhalığı eskisinden çok sezmeyiBakımsız bahçeler mi olur, büyük ahşap boş odaları mı olurNe olurEy bana sevmeme gücü veren güzellikEski bir kadını eski bir park kanepesinde bırakan sonbaharAldatılmış bir yüzü yağmur oluklarındaO yüz ki bir denizin tekrar tekrar bittiğiGece yarısı kokularındaYosunlu bir kıyıda ancakDilinde çakılların ve derinliğin en son tadıİşteBir vakit daha geçti, şimdi ne yapsakNe yapsak, bir vakit geldi ve geçtiEy bana sevmeme gücü veren güzellikSonbaharSen mi kaldın birYok birşey yapacak.Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı, ey unutulmayan yazBıraktığın gibi mi kalsakBir çiçek milyon kere katılaştı eridiAçtı dağıldıYaşamadı hiç belkiBir ışık olsun yakmadıTuzlu ve ıslak bir ışıkTankerler geçti kıyılardan geneSuyu zonklataraktanGül koktu saçlarında taşıdikları benzinSenin saçlarındaAlnın üstünden kuzular inen bir tepe gibi eğildiBoynun bir uçurumdan çekiliyormuş gibi gerginBitti o yaz, şimdiYerleşti çoktanBize sevmeme gücü veren güzellik.Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilimİzmir’in eski rıhtımındaBilirsin, severim çok İzmir’in eski rıhtımınıHani bir çesit kuşlar vardır bulanık denizininİnsanlar gibi konuşur o kuşlar bazenVe unutulmuş diller gibi pek anlaşılmaz ne konuştuklarıMillerce yıl öteden bir tenhalığı sözlendirirlerHatırlaNe demiştim o gün ben sana“Her tenha semtte kurulmamış bir saat yakışır”Benim o bunaltılı günlerimden kalma bir mısraVe sense bana Aragon’un-Parisli şair, yüzü aslan dolu-Sımsıcak, dipdiri bir mısrasını anlatmıştinSeninle ve parmaklarınlaBardakta duran suyun bir akarsuyuNasıl kıskandığını anlatmıştın boyunaNasıl mıDedim ya, seninle ve parmaklarınlaNeden olmasın, yeni yakilan bir sigarayla da anlatılabilir şiirApansız bir yolculukla daBir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmaklaAnlatılabilirAma bizim memleketimizde şiirYazık ki ölümle anlatılır birazÖlümle anlaşılabilirOlsun, diyeceksin ne çıkar bundanBiz hayatı şiirdenŞiiri hayattan özümlemedik miÖlümde girse arayaSahici aşklar kurmadık mı seninleTertemiz, dosdoğru aşklarİzmir’deİzmir’in eski rıhtımındaUnutmak için şimdilikKolayca unutulmaz yaİçimizdeki bin dokuz yüz yetmiş bir yazını.Yeni bir yüzmüydü neKuru bir bozkırı çıkarıp göğsündenYeni yazdığı bir şiiri düzeltiyordur Ahmet OktayAlnını dayayaraktan camaKalemsiz kağıtşiz yazar çünkü Ahmet Oktayİçinden geldiği gibiVe mısra çeker durmadan, hafifçe eğri sırtını doğrultarakNemlenir kimi zaman da gözleriŞiir yürür, şiir sever, şiir içer miŞiir miYürür de, sever de, içer de elbet.Kocaman bir sevgi miydi neDünyanın bütün zamanlarını dolaşanBastırıp gögsüne bozkırınEy, baksana, diyor, ne biçim kent buGeçerek caddelerindenDalarak meyhanelerineNe biçim kent buBilmiyor ki nice insan kolsuzdurSevgisizliğe, bir sevgisizliğe kullanırlar kolu.Hohlayıp siliyorum iyiceGözlüğümün camlarınıGöğe bakıyorum gözlerimi kısarakGüneye gidiyor bir leylek sürüsüYeni Caminin üstündeSon bir defa daha süzülerektenErimeye yüz tutuyor kentin pembe kapılarıGünbatımı!Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyleKolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyorTam Galata Köprüsünün üstündeDiyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene deUykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğuSusturulmanınVe gün batımıyla leylek sürüsüHüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Naci’nin yüzüneKırılmak ama birlikteBirlikte, ama kırılmamakve sanki kalplerimiz her yani dökülen bir otobüsteÖyleİşte son damlalarını da bırakıyor güneşKaranlık bastiracak neredeyseTırmaniyoruz Yüksekkaldırımıİyi biliyoruz, sevgimiz de öfkemiz de yalnız bizim olmamalıGüneş çekiliyor iyiceNe manzara kalıyor, ne göğün evlerindeki kızartıAk bulutlar kara bulutlarÖtede bir bulut yavrusuBilinmeli, diyoruz yenidenYeniden başlamalı, yenidenDostum, görüyorsun ya işteBozuldu birkere umudun ordusu.Gelsene , diyordu İzmir’deki sevgilimSon mektubundaKemetaltındaki kahveleri anlatıyorduİnce belli çay fincanlarınıKim bilir, belki de avutmak istiyordu beniUnutup kendi mahzunluğunuO kadar çabuk yeşerir ki, diyordu umutÖyle çabuk çiçeklenir kiGüçtür çünkü, herşeyden daha güçDenize, göğe toprağa karışmış bir kalebentlikÜstelik biliyorsun daÖfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geçBir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyiSevginin ağıtıdır bir bakımaVe bir gün de gelebilir ki sevgilimKapkara bir davet olabilir kinZulmün ve tutsaklığın diyeti olabilirSen bunu bilemezsinBilsen de şairsin, havalar da, soğudu, kendine iyi bakVe sakın unutma: sıra öfkenin.Bin dokuz yüz yetmiş bir yazıYok böyle bir sevgilim benimAma dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla doluOlunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorumHep bir yerlere gideceğim sankiGüvercinler konuyor saçlarıma bileklerimeUçuşuyorlarBir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibineKupkuruElime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimiKalbim, diyorumYorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.


Dostlar 

Fethi Naci’ye

Geldin mi, iyi
Yollarından yürüyüşler sızdıran sonbahar
Bir tenhalığı eskisinden çok sezmeyi
Bakımsız bahçeler mi olur, büyük ahşap boş odaları mı olur
Ne olur
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Eski bir kadını eski bir park kanepesinde bırakan sonbahar
Aldatılmış bir yüzü yağmur oluklarında
O yüz ki bir denizin tekrar tekrar bittiği
Gece yarısı kokularında
Yosunlu bir kıyıda ancak
Dilinde çakılların ve derinliğin en son tadı
İşte
Bir vakit daha geçti, şimdi ne yapsak
Ne yapsak, bir vakit geldi ve geçti
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Sonbahar
Sen mi kaldın bir
Yok birşey yapacak.

Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı, ey unutulmayan yaz
Bıraktığın gibi mi kalsak
Bir çiçek milyon kere katılaştı eridi
Açtı dağıldı
Yaşamadı hiç belki
Bir ışık olsun yakmadı
Tuzlu ve ıslak bir ışık
Tankerler geçti kıyılardan gene
Suyu zonklataraktan
Gül koktu saçlarında taşıdikları benzin
Senin saçlarında
Alnın üstünden kuzular inen bir tepe gibi eğildi
Boynun bir uçurumdan çekiliyormuş gibi gergin
Bitti o yaz, şimdi
Yerleşti çoktan
Bize sevmeme gücü veren güzellik.

Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilim
İzmir’in eski rıhtımında
Bilirsin, severim çok İzmir’in eski rıhtımını
Hani bir çesit kuşlar vardır bulanık denizinin
İnsanlar gibi konuşur o kuşlar bazen
Ve unutulmuş diller gibi pek anlaşılmaz ne konuştukları
Millerce yıl öteden bir tenhalığı sözlendirirler
Hatırla
Ne demiştim o gün ben sana
“Her tenha semtte kurulmamış bir saat yakışır”
Benim o bunaltılı günlerimden kalma bir mısra
Ve sense bana Aragon’un
-Parisli şair, yüzü aslan dolu-
Sımsıcak, dipdiri bir mısrasını anlatmıştin
Seninle ve parmaklarınla
Bardakta duran suyun bir akarsuyu
Nasıl kıskandığını anlatmıştın boyuna
Nasıl mı
Dedim ya, seninle ve parmaklarınla
Neden olmasın, yeni yakilan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da
Bir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmakla
Anlatılabilir
Ama bizim memleketimizde şiir
Yazık ki ölümle anlatılır biraz
Ölümle anlaşılabilir
Olsun, diyeceksin ne çıkar bundan
Biz hayatı şiirden
Şiiri hayattan özümlemedik mi
Ölümde girse araya
Sahici aşklar kurmadık mı seninle
Tertemiz, dosdoğru aşklar
İzmir’de
İzmir’in eski rıhtımında
Unutmak için şimdilik
Kolayca unutulmaz ya
İçimizdeki bin dokuz yüz yetmiş bir yazını.

Yeni bir yüzmüydü ne
Kuru bir bozkırı çıkarıp göğsünden
Yeni yazdığı bir şiiri düzeltiyordur Ahmet Oktay
Alnını dayayaraktan cama
Kalemsiz kağıtşiz yazar çünkü Ahmet Oktay
İçinden geldiği gibi
Ve mısra çeker durmadan, hafifçe eğri sırtını doğrultarak
Nemlenir kimi zaman da gözleri
Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi
Şiir mi
Yürür de, sever de, içer de elbet.

Kocaman bir sevgi miydi ne
Dünyanın bütün zamanlarını dolaşan
Bastırıp gögsüne bozkırın
Ey, baksana, diyor, ne biçim kent bu
Geçerek caddelerinden
Dalarak meyhanelerine
Ne biçim kent bu
Bilmiyor ki nice insan kolsuzdur
Sevgisizliğe, bir sevgisizliğe kullanırlar kolu.

Hohlayıp siliyorum iyice
Gözlüğümün camlarını
Göğe bakıyorum gözlerimi kısarak
Güneye gidiyor bir leylek sürüsü

Yeni Caminin üstünde
Son bir defa daha süzülerekten
Erimeye yüz tutuyor kentin pembe kapıları
Günbatımı!
Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle
Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor
Tam Galata Köprüsünün üstünde
Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de
Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu
Susturulmanın
Ve gün batımıyla leylek sürüsü
Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Naci’nin yüzüne
Kırılmak ama birlikte
Birlikte, ama kırılmamak
ve sanki kalplerimiz her yani dökülen bir otobüste
Öyle
İşte son damlalarını da bırakıyor güneş
Karanlık bastiracak neredeyse
Tırmaniyoruz Yüksekkaldırımı
İyi biliyoruz, sevgimiz de öfkemiz de yalnız bizim olmamalı
Güneş çekiliyor iyice
Ne manzara kalıyor, ne göğün evlerindeki kızartı
Ak bulutlar kara bulutlar
Ötede bir bulut yavrusu
Bilinmeli, diyoruz yeniden
Yeniden başlamalı, yeniden
Dostum, görüyorsun ya işte
Bozuldu birkere umudun ordusu.

Gelsene , diyordu İzmir’deki sevgilim
Son mektubunda
Kemetaltındaki kahveleri anlatıyordu
İnce belli çay fincanlarını
Kim bilir, belki de avutmak istiyordu beni
Unutup kendi mahzunluğunu
O kadar çabuk yeşerir ki, diyordu umut
Öyle çabuk çiçeklenir ki
Güçtür çünkü, herşeyden daha güç
Denize, göğe toprağa karışmış bir kalebentlik
Üstelik biliyorsun da
Öfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geç
Bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi
Sevginin ağıtıdır bir bakıma
Ve bir gün de gelebilir ki sevgilim
Kapkara bir davet olabilir kin
Zulmün ve tutsaklığın diyeti olabilir
Sen bunu bilemezsin
Bilsen de şairsin, havalar da, soğudu, kendine iyi bak
Ve sakın unutma: sıra öfkenin.

Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı
Yok böyle bir sevgilim benim
Ama dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla dolu
Olunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.

Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
Hep bir yerlere gideceğim sanki
Güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
Uçuşuyorlar
Bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
Kupkuru
Elime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimi
Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.


5 months ago | 4 notes

Yutuluyorum olric, doğru olanı yapmak her zaman mutlu etmiyor olric. Mutlu olmak adına tüm düşüncelerimi bir kenara bırakma arzusuyla yırtarken yazılmışları, yaşanmışlıkları ki ben mutluydum olric. Mutluyduk, mutluymuşum. Biliyorum ki artık kendi istemedi mi gelmeyecek mutluluğum, sahip olmayacak hayatımıza olric. İşte bu yüzden al yalnızlığımı ört üzerine, al yalnızlığımı olric. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen her adreste karşıma çıkan sensin olric. Bak yağmur yağıyor yine üstelik gri, bu aralar yağmurların rengi hep gri.

Sen yağmur ve bir bardak demli çay birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Sen çayı çok seversin olric, yağmuru da ben. Sensiz çay ısıtmıyor içimi olric, bilmiyorsun ki koca bir ömrü harcamak dedikleri gerçeğin altını seninle çizdim ben. Seni özlüyorum, yağmur içimde hep seni özlüyorum olric, bul beni !..Çek çıkar düştüğüm kuyudan..! Ki biliyorsun ben var halimle yok olma çabasındayım, nefes aldığın her anı hayata döndürememenin telaşındayım !..Yazıyorum olric okuya okuya bul beni..! Ne imla, ne satır arası, ne paragraf boşluk yok olric, dopdoluyum. Buralarda kalakaldım olric, bir o kadar durgun öyle bir şey işte, görüyorum ki benimle birlikte hiçbir şey kalakalmıyor.

Zaman durmuyor, insanlar durmuyor, rüzgar esiyor yine sular akıyor, saat inadına tik tak akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir döküyor yapraklarını bir çiçek açıyor. Ben hariç hiçbir şey kalakalmıyor olric. Hüzne bulanmadan yaşanmıyor ki olric. İlk açılan yaranın bir daha kapanmayacağını, ilk kopan fırtınanın ömür boyu dinmeyeceğini hep ilk olanın ne varsa aniden değiştirivereceğini nereden bilebilirdin ki olric..! Şehirler değiştiriyorum olric. İçimden şehirler geçiyor sen her durak da duruyor inmiyorsun’ lara takılıp kalıyorum. Şehirler değişiyor olric, ben değişiyorum, değiştikçe kanıyorum !..Dünya’ da değişiyor ya, bir yaşanmışlıklar olduğu gibi duruyor işte..! Sen yok desen de ay dolunay işte. Ve ben vazgeçip her şeyden ; Hayatlardan bir gölge gibi çekiliyorum uzaklara… ”

~ tutunamayanlar

5 months ago | 7 notes
“her zaman sarhos olmali. her sey bunda: tek sorun bu. omuzlarinizi ezen, sizi topraga dogru çeken zaman’in korkunc agirligini duymamak için, durmamacasina sarhos olmalisiniz.  ama neyle? sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz. ama sarhos olun. 
 ve bazi bazi, bir sarayin basamaklari, bir hendegin yesil otlari üzerinde, odanizin donuk yalnizligi içinde, sarhoslugunuz azalmis ya da büsbütün geçmis bir durumda uyanirsaniz, sorun, yele, dalgaya, yildiza, kuşa, saate sorun, her kaçan seye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her seye sorun, “saat kaç” deyin; yel, dalga, yildiz, kus, saat hemen verecektir karsiligini:      “sarhos olma saatidir.
 zamanin inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhos olun durmamacasina! 
 
sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz.”

“her zaman sarhos olmali. her sey bunda: tek sorun bu. omuzlarinizi ezen, sizi topraga dogru çeken zaman’in korkunc agirligini duymamak için, durmamacasina sarhos olmalisiniz. 
ama neyle? sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz. ama sarhos olun. 


ve bazi bazi, bir sarayin basamaklari, bir hendegin yesil otlari üzerinde, odanizin donuk yalnizligi içinde, sarhoslugunuz azalmis ya da büsbütün geçmis bir durumda uyanirsaniz, sorun, yele, dalgaya, yildiza, kuşa, saate sorun, her kaçan seye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her seye sorun, “saat kaç” deyin; yel, dalga, yildiz, kus, saat hemen verecektir karsiligini:      “sarhos olma saatidir.

 zamanin inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhos olun durmamacasina!

 

sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz.”

5 months ago | 3 notes
1 2 3 4 5 »

theme by: heloísa teixeira