Rakı içilmeyecekse, kavunla peynir niye var? Sigara içilmeyecekse, yağmurla çay? Madem aşık olunmayacak, kadınlar ve adamlar niye? Madem büyük yanlışlar ve acayip maceralar olmayacak, niye hayat?”
Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum?
1 month ago | 5 notes
İçerisi ile dışarısının arasını ne kadar çok açarsanız, sınırları ne kadar yükseltir, içeri denilen yeri ne kadar zor ulaşılır bir yer haline getirirseniz, her şeye rağmen içeriye ulaşmayı göze alarak yola çıkanları da o kadar boğaz tokluğuna çalışmaya hazır, hatta belki kölelik koşullarına bile itiraz edemeyecek bir duruma getirmiş olursunuz.
1 month ago | 1 note~ Yusuf Atılgan, Aylak Adam
”Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.”
…
.
Edip Cansever
elleri el gibi kocaman
beyazda bir nokta gibi kocaman
kocaman boşluğun küçülttüğü her şey gibi
biriyle kendini artırıyor durmadan
biriyle koyunlar gibi güdüyor ötekini
ayaklarını gizliyor bir köpekle
evine dönerken sonsuza geçen
göğü kullanıyorken maviye
günümüzden sesler alıyor, sesleri
sürekli, dingin, acısız
acımaktan kurtulmuş yerlerine
sonra duvardan duvara çizilerek
ölü bir korkunçluğu taşıyor
sen, hey, duvarlar gibi öldürülmek!
en yeni tam-tamları dünyamızın
ya da kendisiyle bırakılması insanın
sizi
sizleri selamlıyor işte.
doğrusu elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.
ii.
çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi?
baktıkça bakıyorsunuz kendinize
yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi
körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi
emiyor sizi yalnızlık
kurtarıp rahata geçirin ellerinizi
işte bir kadın kadına geçiyor yürürken
sizi alıyor, sizi ölçüyor, sizi yapıyor kendinize
açığa koyuyor sizi
bilip de söyleyemediklerinizi
eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları
bana sorarsanız ters çevirin uykuları
alın şu adını ‘ben’ koyduğunuz geceyi
bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini
geceler, işte geceler
gündüzler, işte gündüzler
beyaza siyah penguen sürüleri gibi.
ama elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.
iii.
bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri
bu dudaklar onunla az mı seviştiniz
bana kalırsa gözleri saklamalı
eliniz yok mu, bastonla iş görmeli
ya da boşluğa takılmış bir eldiven
asılın, kurtarın hemen
az şey mi kurtarıp rahat etmek
ellerle gözleri
bir penguen
nişanla pengueni
siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz
o penguen
bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü
o penguen
çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler
o penguen
ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri
o penguen
penguen penguen
hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi
güneşi eriten çocuk başları gibi
bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan
serüvenler, hafta tatilleri
penguen
vur düşür pengueni
ama elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.
iv.
her evde bir çekirdek gibi insan ağaçları
insan elleri
o penguen
penguen penguen
soğuk su tadında kadın yüzleri
bir sabah denizinde belirsizliğe giden
dörtnala atlar gibi bitmezlik içinde
örülmeden kazağınız
dokunmadan çorabınız işte
hayata yerleşen peşin iplikler gibi
sevinme iplikleri
kıskançlık iplikleri
beni biliyorsunuz ya, öyle sakin
iplikleri
penguen penguen
vur düşür pengueni
ama nasıl, daha karar vermediniz ki.
doğrusu elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.
v.
siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden
o ne mi, yaşadıklarınız belki
bir umut oluyorlar sizden önce
bir aşk oluyorlar, belki de bir ürperti
siz sabahları şehirlere bakarsınız
siz sabahları dünyalara bakarsınız şehirlerden
bir deniz, bir itfaiye eri
bir pencere sokağa girdi girecek
damları çiziyordur istemenin elleri
bir çocuk kiremitlerle karışıyordur
cam kırıklarıyla bir kedi
bir vapur girintiler yapıyordur anılarda
yaşamanın hızları gibi
eski bir gündüzü açıyordur bacaklarınız
ve elleriniz
sevişenleri avlıyordur bir bitmeyende
ölüler gülüyordur ölüler
kırın şu sürahileri !
soğukta durdurulmuş boyunlar gibi
ve işte
sizi gösteriyordur sizi
bu yoksulluk odası
bu kupkuru tahta
tahtaya geçiyordur düşünme sürüleri
bir yağmur bir yağmur.
ama elinizden ne gelir ki
siz dolgun yaşamaya bakın günleri.
edip cansever
3 months ago | 1 note
BİR TAŞ ATARSIN
Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.
Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.
İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.
3 months ago | 2 notes
“…aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı….”
3 months ago | 1 note
İşte
Isınmış parke yolun kokusu
Demek ki ben mutsuzum
Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor
Gözlerim buzdan
İçimde yaz kırıkları.
Eklemek gerek
Büyümesi gibi bir salyongozun
Yıllarla değil, yıllarla değil
Saniyelerle kıvrılmıştır kabuğum
tutulduğun öksenin öldürücü sıkıntısını
ne dağıtabilir ki benim koynumdan başka
açlık çoğunluktadır
gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anisi
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller butun obur boklar püsürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
- vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kısa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yelkenleri isletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asil olan açlıktır
çoğunluktadır
sevişmek o yüzden gereklidir
evet açlık, yok olsun butun incelikler
mendiliniz var mi, kabak öğreten
boa strogonof mantar file minyon
güneş görmemiş midye
midye görmemiş güneş
ve soygun halindeki otel malzemeleri
ve altın arayıcılar
ve istedikleri yerlerde
yüksek graviteli petrol bulanlar
hem şames kıyısında
hem mekong deltasında
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
çoğunlukta değildir
açlık çoğunluktadır
artık her şeyi yaşadık
ve birlikte duşunduk
ve duşunduk ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanin kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanin ölümüne dönüşü
bir insan olumu olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır
- iste o zaman diyorum ki -
gelişin sen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
- ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu -
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
açlık.
Dostlar
Fethi Naci’ye
Geldin mi, iyi
Yollarından yürüyüşler sızdıran sonbahar
Bir tenhalığı eskisinden çok sezmeyi
Bakımsız bahçeler mi olur, büyük ahşap boş odaları mı olur
Ne olur
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Eski bir kadını eski bir park kanepesinde bırakan sonbahar
Aldatılmış bir yüzü yağmur oluklarında
O yüz ki bir denizin tekrar tekrar bittiği
Gece yarısı kokularında
Yosunlu bir kıyıda ancak
Dilinde çakılların ve derinliğin en son tadı
İşte
Bir vakit daha geçti, şimdi ne yapsak
Ne yapsak, bir vakit geldi ve geçti
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Sonbahar
Sen mi kaldın bir
Yok birşey yapacak.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı, ey unutulmayan yaz
Bıraktığın gibi mi kalsak
Bir çiçek milyon kere katılaştı eridi
Açtı dağıldı
Yaşamadı hiç belki
Bir ışık olsun yakmadı
Tuzlu ve ıslak bir ışık
Tankerler geçti kıyılardan gene
Suyu zonklataraktan
Gül koktu saçlarında taşıdikları benzin
Senin saçlarında
Alnın üstünden kuzular inen bir tepe gibi eğildi
Boynun bir uçurumdan çekiliyormuş gibi gergin
Bitti o yaz, şimdi
Yerleşti çoktan
Bize sevmeme gücü veren güzellik.
Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilim
İzmir’in eski rıhtımında
Bilirsin, severim çok İzmir’in eski rıhtımını
Hani bir çesit kuşlar vardır bulanık denizinin
İnsanlar gibi konuşur o kuşlar bazen
Ve unutulmuş diller gibi pek anlaşılmaz ne konuştukları
Millerce yıl öteden bir tenhalığı sözlendirirler
Hatırla
Ne demiştim o gün ben sana
“Her tenha semtte kurulmamış bir saat yakışır”
Benim o bunaltılı günlerimden kalma bir mısra
Ve sense bana Aragon’un
-Parisli şair, yüzü aslan dolu-
Sımsıcak, dipdiri bir mısrasını anlatmıştin
Seninle ve parmaklarınla
Bardakta duran suyun bir akarsuyu
Nasıl kıskandığını anlatmıştın boyuna
Nasıl mı
Dedim ya, seninle ve parmaklarınla
Neden olmasın, yeni yakilan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da
Bir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmakla
Anlatılabilir
Ama bizim memleketimizde şiir
Yazık ki ölümle anlatılır biraz
Ölümle anlaşılabilir
Olsun, diyeceksin ne çıkar bundan
Biz hayatı şiirden
Şiiri hayattan özümlemedik mi
Ölümde girse araya
Sahici aşklar kurmadık mı seninle
Tertemiz, dosdoğru aşklar
İzmir’de
İzmir’in eski rıhtımında
Unutmak için şimdilik
Kolayca unutulmaz ya
İçimizdeki bin dokuz yüz yetmiş bir yazını.
Yeni bir yüzmüydü ne
Kuru bir bozkırı çıkarıp göğsünden
Yeni yazdığı bir şiiri düzeltiyordur Ahmet Oktay
Alnını dayayaraktan cama
Kalemsiz kağıtşiz yazar çünkü Ahmet Oktay
İçinden geldiği gibi
Ve mısra çeker durmadan, hafifçe eğri sırtını doğrultarak
Nemlenir kimi zaman da gözleri
Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi
Şiir mi
Yürür de, sever de, içer de elbet.
Kocaman bir sevgi miydi ne
Dünyanın bütün zamanlarını dolaşan
Bastırıp gögsüne bozkırın
Ey, baksana, diyor, ne biçim kent bu
Geçerek caddelerinden
Dalarak meyhanelerine
Ne biçim kent bu
Bilmiyor ki nice insan kolsuzdur
Sevgisizliğe, bir sevgisizliğe kullanırlar kolu.
Hohlayıp siliyorum iyice
Gözlüğümün camlarını
Göğe bakıyorum gözlerimi kısarak
Güneye gidiyor bir leylek sürüsü
Yeni Caminin üstünde
Son bir defa daha süzülerekten
Erimeye yüz tutuyor kentin pembe kapıları
Günbatımı!
Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle
Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor
Tam Galata Köprüsünün üstünde
Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de
Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu
Susturulmanın
Ve gün batımıyla leylek sürüsü
Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Naci’nin yüzüne
Kırılmak ama birlikte
Birlikte, ama kırılmamak
ve sanki kalplerimiz her yani dökülen bir otobüste
Öyle
İşte son damlalarını da bırakıyor güneş
Karanlık bastiracak neredeyse
Tırmaniyoruz Yüksekkaldırımı
İyi biliyoruz, sevgimiz de öfkemiz de yalnız bizim olmamalı
Güneş çekiliyor iyice
Ne manzara kalıyor, ne göğün evlerindeki kızartı
Ak bulutlar kara bulutlar
Ötede bir bulut yavrusu
Bilinmeli, diyoruz yeniden
Yeniden başlamalı, yeniden
Dostum, görüyorsun ya işte
Bozuldu birkere umudun ordusu.
Gelsene , diyordu İzmir’deki sevgilim
Son mektubunda
Kemetaltındaki kahveleri anlatıyordu
İnce belli çay fincanlarını
Kim bilir, belki de avutmak istiyordu beni
Unutup kendi mahzunluğunu
O kadar çabuk yeşerir ki, diyordu umut
Öyle çabuk çiçeklenir ki
Güçtür çünkü, herşeyden daha güç
Denize, göğe toprağa karışmış bir kalebentlik
Üstelik biliyorsun da
Öfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geç
Bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi
Sevginin ağıtıdır bir bakıma
Ve bir gün de gelebilir ki sevgilim
Kapkara bir davet olabilir kin
Zulmün ve tutsaklığın diyeti olabilir
Sen bunu bilemezsin
Bilsen de şairsin, havalar da, soğudu, kendine iyi bak
Ve sakın unutma: sıra öfkenin.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı
Yok böyle bir sevgilim benim
Ama dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla dolu
Olunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.
Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
Hep bir yerlere gideceğim sanki
Güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
Uçuşuyorlar
Bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
Kupkuru
Elime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimi
Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.
Yutuluyorum olric, doğru olanı yapmak her zaman mutlu etmiyor olric. Mutlu olmak adına tüm düşüncelerimi bir kenara bırakma arzusuyla yırtarken yazılmışları, yaşanmışlıkları ki ben mutluydum olric. Mutluyduk, mutluymuşum. Biliyorum ki artık kendi istemedi mi gelmeyecek mutluluğum, sahip olmayacak hayatımıza olric. İşte bu yüzden al yalnızlığımı ört üzerine, al yalnızlığımı olric. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen her adreste karşıma çıkan sensin olric. Bak yağmur yağıyor yine üstelik gri, bu aralar yağmurların rengi hep gri.
Sen yağmur ve bir bardak demli çay birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Sen çayı çok seversin olric, yağmuru da ben. Sensiz çay ısıtmıyor içimi olric, bilmiyorsun ki koca bir ömrü harcamak dedikleri gerçeğin altını seninle çizdim ben. Seni özlüyorum, yağmur içimde hep seni özlüyorum olric, bul beni !..Çek çıkar düştüğüm kuyudan..! Ki biliyorsun ben var halimle yok olma çabasındayım, nefes aldığın her anı hayata döndürememenin telaşındayım !..Yazıyorum olric okuya okuya bul beni..! Ne imla, ne satır arası, ne paragraf boşluk yok olric, dopdoluyum. Buralarda kalakaldım olric, bir o kadar durgun öyle bir şey işte, görüyorum ki benimle birlikte hiçbir şey kalakalmıyor.
Zaman durmuyor, insanlar durmuyor, rüzgar esiyor yine sular akıyor, saat inadına tik tak akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir döküyor yapraklarını bir çiçek açıyor. Ben hariç hiçbir şey kalakalmıyor olric. Hüzne bulanmadan yaşanmıyor ki olric. İlk açılan yaranın bir daha kapanmayacağını, ilk kopan fırtınanın ömür boyu dinmeyeceğini hep ilk olanın ne varsa aniden değiştirivereceğini nereden bilebilirdin ki olric..! Şehirler değiştiriyorum olric. İçimden şehirler geçiyor sen her durak da duruyor inmiyorsun’ lara takılıp kalıyorum. Şehirler değişiyor olric, ben değişiyorum, değiştikçe kanıyorum !..Dünya’ da değişiyor ya, bir yaşanmışlıklar olduğu gibi duruyor işte..! Sen yok desen de ay dolunay işte. Ve ben vazgeçip her şeyden ; Hayatlardan bir gölge gibi çekiliyorum uzaklara… ”
~ tutunamayanlar
“her zaman sarhos olmali. her sey bunda: tek sorun bu. omuzlarinizi ezen, sizi topraga dogru çeken zaman’in korkunc agirligini duymamak için, durmamacasina sarhos olmalisiniz.
ama neyle? sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz. ama sarhos olun.
ve bazi bazi, bir sarayin basamaklari, bir hendegin yesil otlari üzerinde, odanizin donuk yalnizligi içinde, sarhoslugunuz azalmis ya da büsbütün geçmis bir durumda uyanirsaniz, sorun, yele, dalgaya, yildiza, kuşa, saate sorun, her kaçan seye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her seye sorun, “saat kaç” deyin; yel, dalga, yildiz, kus, saat hemen verecektir karsiligini: “sarhos olma saatidir.
zamanin inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhos olun durmamacasina!
sarapla, siirle, ya da erdemle, nasil isterseniz.”
5 months ago | 3 notestheme by: heloísa teixeira
